![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||
Sinemaforum.net Reklam |
|
|
![]() |
|
|
Seçenekler | Stil |
|
|
#21 |
|
Kevin mitnick
Üyelik tarihi: 21-07-07
Kayıt Sırası: 17152
Mesajlar: 1.165
Nerden: ist
Yaş: 21 Artist : brad pitt-edward norton-mila jovovich-michelle rodriguez-brittany murphy-dakota fanning-natalie port Film : fight club-,memento,kelebek etkisi,sin city, yapy zeka,sevginin gücü(leon)-hızlı ve öfkeli-tester Rep Gücü: 128
Rep Puanı: 827
Popülerlik: ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Arkasında ceset bırakmayan adam: Fikret Kuşkan - ![]() - Bir kiralık katil değil sözünü ettiğimiz. Şimdilik tabi. O, Babam ve Oğlum’un babası ve oğlu. Mustafa Hakkında Herşey’in aldatılmış Beyaz Türk’ü. Dönersen Islık Çal’ın travestisi. Şapkadan Babam Çıktı’nın bitirim Celal’i. Ve artık Bıçak Sırtı’nın Orhan’ı. Bunlar ve buraya sığdıramadığımız pek çok karakterden sıyrılabildiği zamanlarda ise Fikret Kuşkan. Biz sonuncusuyla konuştuğumuzu tahmin ve umut ediyoruz. Kendisi şu an aslında “üç kişiyle konuşuyorsun” dese bile. Onunla röportaj yapmak hem zor, hem çok kolay. Çok zor, çünkü siz bir soru soruyorsunuz, o yüz yanıt veriyor. Bu durumda yaptığınız teknik olarak bir röportaj olmuyor. Hani röportaj denen şey bir soru, bir cevap gider ya. Fikret Kuşkan’la öyle olmuyor. Ama diğer yandan çok kolay onunla röportaj yapmak. Çünkü siz daha sormadan bütün sorularınıza yanıt veriyor Fikret Kuşkan. Sanki hangi sorudan hangi soruya geçileceğini ve verdiği yanıttan nasıl bir soru çıkaracağımı hissediyor. Size de, eğer röportaj öncesi soru hazırlayanlardansanız, sorularınızı çöpe atmak kalıyor. Bu da ayrı bir kolaylık aslında. Çünkü Fikret Kuşkan’la röportaj yapabilmek için tek soru yeterli oluyor. Kendisi de söylüyor zaten, “Ben on hatta yirmi yıl sonrasının planını şimdiden yapıyor, neler olacağını şimdiden görüyorum. Eskiden de böyleydi, şimdi de.” E hal böyleyken adam bir ya da birkaç soru sonrasını mı öngöremeyecek. Bugün bulunduğu noktaya geleceğini de seneler öncesinden tahmin ediyormuş. “Hesapsız kitapsız iş yapmam ben,” diyor. Para kazanmaya 40 yaşından sonra başlayacağını da o zamandan söylüyormuş. Ben yine de sordum, gerçekten başladınız mı peki, diye. “Tabi,” dedi. “Ev aldım, şimdi araba alacağım, bir yandan eski borçları kapatıyorum.” Kafam karışıyor biraz. Yeşilçam’ın uzantısı olan oyuncuları saymazsak, Türkiye’nin en çok film çekmiş, yıllardır TV dizilerinde karşımıza çıkmış bir sinema oyuncusu karşımızdaki. Nasıl para kazanmaya yeni başlamış olabilir? Ama dedik ya, biz daha bunu soramadan bir bakıyoruz o bu sorunun yanıtını vermeye başlamış bile. Paraya hiç önem vermemiş bugüne kadar. “Derdi para olmamalı bir oyuncunun. Arkadaşlarıma da diyorum bunu. Ben bir iki sene idare edecek parayı kazanıyorum, çekiyorum gidiyorum sonra. Ne yapacağız ki? Sanayi mi oluşturacağız? Marketler zinciri mi kuracağız? Biz büyüyeceğiz ve oyuncu olacağız. Para sonradan gelecektir. Paradan daha değerli şeyler kazanıyorum ben. Ben zamanında bunu aileme anlatana kadar imanım gevredi resmen. ‘Acele etmeyin, 40 yaşından sonra kazanacağım ben para,’ diyordum o zaman. Yine haklı çıktım.” Röportaja doğru soruyla başlamak, doğru yerden girmek çok önemlidir. Hele tek bir soru sorma şansına sahip olabileceğiniz (dedik ya, o da ilk ve son soru) Fikret Kuşkan gibi biriyse karşınızdaki… Ama işin kötüsü başlamak için doğru yerin neresi olduğunu belirlemek pek mümkün değil. Doğru soruyu sorup sormadığnızı ancak cevabınızı alırken ve söyleşinin devamında anlayabilirsiniz. Benim şansım yaver gitti ve doğru soruyla başladım. O kadar ki, ilk sorunun yanıtını aldığımda geriye sormak istediğim, merak ettiğim hiçbir şey kalmamıştı. Diğer soruların yanıtını verdiğinden değil de, kendisinin özünü, anafikrini, onu o yapanı daha en baştan bize teslim ettiği için. O yanıt onu tamamen açık ediyordu yani. Diğer soruların yanıtlarına artık birazcık akıl yürüterek kendiniz de ulaşabilirdiniz. Başka sorum yok, deyip teybi kapatmalıydım. Ama kapatamadım. Çünkü Fikret Kuşkan benimle aynı fikirde olmadığından olacak, ikinci, üçüncü, dördüncü hatta beşinci sorunun yanıtlarına geçmişti bile. Ve hiç de duracağa benzemiyordu. Ben buraya onun bütün söylediklerini alamadım haliyle. İstesem de mümkün değildi. Umarım alabildiğim kadarı yeterli olur. Ekşi Sözlük gibi anonim ve asabi bir ortamda popüler biriyle ilgili tek kötü bir yorum bile yok. Bütün ‘entry’ övgü. Sevgi ve saygı dolu. Niye sizce? Sanırım bunun yanıtı hayat hikayemde gizli. Herkes kadar sancılı bir çocukluk geçirsem de, ahlak ya da etik diyelim, benim bütün bedenime yayılmış olan bir şeydi. Benim duruşum beni yarattı. Belki taviz vermeyen, yuvarlak kelimeler kullanmayan bir adam olduğum için… Belki de hayata dürüstçe ve elimden geldiğince kaldığım yerden - kaç defa kafam patlarsa patlasın kaldığım yerden devam ettiğim ve direndiğim içindir. Bence samimi buldular. Yaptığım her şey de çok samimiydi zaten. Belki tohumdan ileri geliyor, ben de düşündüm çok. Çünkü çok dürüst ve temiz bir ailede büyüdüm ben. Babamın ve annemin genleri çok sağlamdı o anlamda. Annem bana, “senin mayan, özün bal” derdi. “Birilerininki gibi yoğurt değil. O yüzden korkma. Ne yaparsan yap kötü yapmayacaksın, ben bunu biliyorum,” demişti. Sanırım ben de öyle yaptım. Mesela çöpçü olsaydım da işimi çok iyi yapan bir çöpçü olurdum. Sokakları pırıl pırıl yapmak için uğraşır didinirdim. İşte belki de bu yüzden seviliyorum. Bir oyuncunun duruşuyla, hayat hikayesiyle, dünya görüşüyle de konuştuğunu öğrendim. Ben de bilmiyordum . Zaman içinde yaşayarak öğrendim bunu. Çizgimden taviz vermeden, duruşumu bozmadan, arkamda hiç ceset bırakmadan yaşayarak… Bir arkadaşım demişti bunu bana: Arkanda ceset bırakma. O cesetler toparlandığı zaman daha rahat uyunabiliyor gerçekten. Cesetleri ellerimizle gömmemiz, öpüp okşamamız, pamuklara yatırmamız gerekiyor. İşte o zaman çok huzurlu, dingin olabiliyorsunuz. (Bir anlığına dikkati dağılıyor Fikret Kuşkan’ın. Hemen atlıyorum söze. Yoksa yandı gülüm keten “söyleşi”. ) Nasıl bir duygu bu? Ben bununla gurur duyuyorum. Bu çok güzel bir şey. Bugüne kadar beraber olduğum hiçbir kadın, hiçbir erkek arkadaşım, hayatıma giren hiçkimse benim aramdan kötü konuşsun istemem. Kimseyi yaralamamaya çalışırım. Onunla barışık değilsem, barışırım. İstemiyorsa da çekip giderim. Ama ben yaralarımı temizlerim. Dolayısıyla yara açmamaya çalışırım. Bu da belki kendimi hassas bulduğum için, belki kendimi çok yaralı ve kırılgan bulduğum için, belki de herkesin çok dışında ve uzağında yaşadığım için. Nasıl başarabilirsiniz ki böylesine popülerken herkesin uzağında yaşamayı? İşini yapıp ortadan kaybolmayı seçen bir adamım ben. Çocukken de böyleydim. İşimi yaparım ortadan biri iki sene kaybolurum, kafama esince çıkıp bir şeyler yaparım, sonra yine çekip giderim. Mağarada yaşayan, ancak çok acıktığında çıkıp bir koyun kapıp yine mağaraya çekilen vahşi bir adama benzetiyorum kendimi bazen. Zaten medyanın size pek hayrı dokunmadı bugüne kadar… Ama yalanlamak için de olsa sesinizi yükseltmediniz. Bir gün beni bir magazinci aradı. “Biz sizin hakkınızda o kadar şey yazdık. Üstelik haksızdık da. Siz yine de çıkıp bir şey söylemediniz,” dedi. Niye söyleyeyeim ki, söylesem ondan da bir haber çıkaracaklar. Bir arada *** olduğunuz dedikoduları çıktı hakkınızda? Bundan iki ya da üç sene önce tam hatırlamıyorum. Bir arkadaşım geldi bana. O zaman şurada aşağıda oturuyorum. (Söyleşiyi Cihangir’de yapıyoruz bu arada.) Yemek getirmiş bana. İsmini de vereyim, Nejat. (Nejat İşler sanırım. O an sormak aklıma gelmedi hiç, kusura bakmayın. Ama odur. Sanırım yani.Söz, bir daha gördüğümde soracağım Fikret Kuşkan’a.) Hayata çok kötü baktığım, sıkıntılı, eve kapandığım bir dönemdi. Yaklaşık üç yıldır sokağa çıkmıyordum, anlayın artık. Projeler için çıkarsam evden işe, işten eve. (Ağzımı açtım, “neden böyle bir haleti ruhiyeye bürünmüştünüz” diye sormaya hazırlandım ki…) Başka bir şeylerle ilgilenmem gerekiyordu. Arkama, hayat hikayeme baktığımda bir sis gördüm. Tutunmak için resim gibi, yazı gibi başka uğraşlara vermiştim kendimi. (…diye soruyu yanıtladı ve deminki hikayeye geçti yine.) Yemeği yedim ben getirdiği. “Biliyor musun,” dedi, “bugünlerde nereye gitsem, sağda solda, her yerde bunu duyuyorum. (“bunu” dediği *** olma mevzusu.) İllaki yapılıyor bu konuşmalar. Kafam bozuluyor, tepem atıyor.” Ben de, “Niye tepen atıyor. Atmasın,” dedim. “Bunlar çok önemli şeyler değil.” Tuhaf çıkışlarımdan dolayı tuhaf saldırılarla hep karşılaştım. Ama çocukluğumdan beri bir rahatsızlıkları var benimle. Ben 27-28 yaşında azdım. O yaşa kadar alkol falan bilmem, sadece sigara. Yurtdışından döndüm Dönersen Islık Çal’la birlikte gece hayatını öğrendim. O zaman benim travesti kılığındaki fotoğrafları basmış magazinciler gazeteye, “Fikret Kuşkan travesti oldu.” Bir de Çiçek Bar’a gidip sormuşlar millete, siz oynar mıydınız aynı filmde falan diye. Neyse… İlk kez o zamanlarda bir club’a gittim. Bilmediğim bir hayattı. O güne kadar yalnızca gündüzleri yaşayan, derslerine çalışan, okula gidip gelen, oyunculukla kafayı bozmuş biriydim. Gece hayatını o zaman tanıdım. Birkaç tane club vardı zaten. Ondan sona 10 senelik sokak hayatım başladı. Çok keyif aldığım, ders aldığım, çok şey öğrendiğim bir dönemdi. Sanırım oradaki duruşlarım, rahat tavırlarım, evimde ayağımı nasıl uzatıyorsam her yerde de öyle uzatmam, evimde nasıl sızıyorsam bir barda ya da duvar kenarında öyle sızıp kalmam tuhaf geldi insanlara. Çocukluktan gelme bir şey de vardı. Tamam, aile çocuğuyum ama sokak çocuğuydum da aynı zamanda. Hayatın önemli gerçeklerini de orda, sokakta öğrendim ben. Küçük yaşta sokakta fındık fıstık satarken öğrendim. 20 yaşlarında bir ağbi gelmişti yanıma. Napıyon len, dedi. Fındık fıstık satıyorum dedim. Bir tane geçirdi bana, ben bir yana tezgah bir yana. Nerde durmam gerektiğini, nerede durulmayacağını işte orada öğrendim ben. .......... DEVAMI AŞAĞIDA |
|
|
|
|
|
#22 |
|
Kevin mitnick
Üyelik tarihi: 21-07-07
Kayıt Sırası: 17152
Mesajlar: 1.165
Nerden: ist
Yaş: 21 Artist : brad pitt-edward norton-mila jovovich-michelle rodriguez-brittany murphy-dakota fanning-natalie port Film : fight club-,memento,kelebek etkisi,sin city, yapy zeka,sevginin gücü(leon)-hızlı ve öfkeli-tester Rep Gücü: 128
Rep Puanı: 827
Popülerlik: ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Böylesi doğru bir yerden kavramışken hayatı, hala neden bunalımlarla, travmalarla boğuşuyorsunuz? (Bu noktadan sonra soruların artmasından anlayacağınız gibi artık biraz rol çalmayı becermeye başlıyorum. Belki yorulduğundan, belki artık sıkıldığından ses çıkarmıyor. Ama kontrolün çoğunluğu hala onda.) Oyunculuğun temelinde yatan bir sıkıntı bu. Hamilelik dönemi duygusu, doğurganlık hissiyatı. Kadınlardaki regl durumu. Oyuncuların kadın erkek fark etmeden yaşadıkları içsel travma. Sen şu anda sadece Fikret’le konuşmuyorsun. Oynadığım bir karakter var Faruk. Bir de hazırlanmakta olduğum karakter. Şu an onların da ben de izleri ve travmaları var. İçimde akıyorlar. Bir çalışma süreci içindeyken akışı durdurabilmenize imkan yok. Zaman zaman stop düğmesine bassanız bile. O gizliden gizliye doğal akışını sürdürüyor. Mesleki arıza diyorsunuz yani. Kesinlikle, zaten bu yüzden işimi bitirdikten sonra vücudumdaki bu akıştan kurtulmak için uzaklaşırım. 15 gün, gerekirse bir ay. Bunu eşim de bilir ve saygı gösterir. Benim çalışma sistemimin ne kadar sert ve yıpratıcı olduğunu, benim kendime ne kadar çok yüklendiğimi o iyi bilir. Benim özel yerlerim vardır, şahane , balıklara hamlet oynayabileceğim. Oralara giderim boşalmak için. Detox işlemi gibi bir şey… Toksinleri vücuttan dışarı akmanız gerekiyor… Evet… Çok yüksek bir enerjiye sahip oluyorum çalışırken, o enerjiyi mutlaka dışarı atmam gerekiyor. Senede bir tek iş yapsan, bu kadar sıkıntı çekmeyebilirsin. Ama bir sinema, bir TV dizisi, araya başka bir film daha devreye girince, senede üç dört proje çıkınca dağılıyorsun. Geçen sene dört proje birden yaptım. Her proje arasında 10’ar günlük aralar verebildim sadece. 10 günde bir yaratıktan kurtulup başka bir yaratığa dönüşmek zorunda kaldım. Arabalara dokununca, eşimin saçını tutunca çarpılıyordum. Acayip elektrik yüklenmiştim. Peki niye diğer iyi oyuncular sizin kadar ağır yaşamıyor bu travmayı? Niye onlar daha kolay atlatıyorlar bu süreci? Onların yöntemini bilemem. Ama ben böyle çalışıyorum. Setlerde birlikte çalıştığım, beni uzun zamandır tanıyan Çağan gibi arkadaşlarım da rolle ilgili çok yüksek enerjiyle çalıştığımı, bu travmayı çok yaşadığımı söylerler. Hocalarım da söylerlerdi. Hocalarımın dört yıl boyunca bana yaptıkları tek eleştiri hep bu olmuştu zaten. “Otokontrol, otokontrol…” Hep kendimi kontrol etmeye çalıştım. Bu söyledikleriniz benim sizin oyunculuğunuz hakkındaki bir, hatta tek eleştirimin nedenini doğru tahmin ettiğimi gösteriyor. Bazen ekonomik oynamadığınızı düşünüyorum ben. Konuşmak yerine bağırmak, yürümek yerine koşmak gibi yani… En büyük oyuncular bile dışarıdan bir göze, yönetmenin onu yönlendirmesine ihtiyaç duyarlar. Oyuncu yükselebilir, oyuncu düşebilir. Yönetmen balanstır, onu dengelemek zorundadır. Hayatımda en sevdiğim aktörlerden biri de Klaus Kinski’dir. Yırtıcılığını çok severim. Onun pençesinden yönetmen almak istediklerini alır. Benim de sinemadaki performansım yönetmenimle de ilgili bir şeydir. Ama yine şunu diyorum ben; Vücudun coşkularını, büyük enerjisini dizginleyip kontrol altına alarak lezzetli, tadından yenmeyecek oyunculuklar çıkarmanın keşfine ben de daha yeni yeni varıyorum. Ağaçta yeni sararmaya başladım. Hatta hala bir yanım yeşil, bir yanım sarı. Acele etmeyelim ben de büyüyorum çünkü. Bunları söylerken ciddi misiniz gerçekten… Elbette. Şu sıra bana daha yeni yeni ehliyet veriliyor. Benim usta abilerim bana daha yeni kalfalık belgesi veriyor. Ben o belgeyle şimdi ne yapacağım noktasındayım. En çok korktuğum şey. Bu dönem 10 yıl sürecek. Ama 10 yıl sonrasını şimdiden görebiliyorum, nasıl 20 sene öncesinden bugünü görebildiysem… Bana diyorlar ki, eski tanıdıklarım 20 yaşında ne yapacağım dediysen onların hepsini yaptın. Deminki eleştirime katıldığınızı söyleyebiliriz yani… Neden olmasın? Ben de 20 yıldır kendimi takip ediyor, tartıyorum. Öğretmen öğrenci gözüyle bakıyorum. Her yaptığım çalışmada da kendimi puanlıyorum. Performansım hep aynı olmuyor. Mesela 9 filminde kendime yüz üzerinden 75 vermiştim. Babam ve Oğlum? 85 Mustafa Hakkında Her Şey? 80 Bunların arasına televizyon dizilerinizi de katabiliriz. Bu çok da alışıldık bir şey değil aslında. Kimi oyuncular televizyondaki işleri para için yaptıklarını, sonra bir daha oturup seyretmediklerini bile söylüyorlar. Ama siz dizilerinizde de bir filmdeki kadar iyi yapıyorsunuz görevinizi. Dizi, film, sinema diye ayrım yapamayız ki… O bir karakter… Ben oyuncuyum ve üstüme düşeni en iyi biçimde yapmalıyım, bunun ayrımı olmaz. Bu oyuncuyu yokeder. Mesleğe ve işe saygısızlıktır. Televizyonun sinemadan farklı bir kadraja sahip olduğunu, o kadraja göre oyunculuk yapmak gerektiğini bilmek yerine, oradaki ışığın ve açıların başka olduğunu bilerek oynamak yerine, küçümsemek çok yanlış olur. Onun tekniği farklı, onu öğrenmek, ona göre oynamak gerekiyor. Onun da ayrı bir oyunculuk biçimi var. Bu yüzden oynayacağınız dizileri çok dikkatli seçiyorsunuz. Bu yüzden seçiciyim. Sırf Şapkadan Babam Çıktı değil, Issızlığın Ortasında da iyidir, hatta en iyisi. (Şaşıfelek Çıkmazı’nı hatırlatıyor. O da çok iyiydi, diyorum. O da tasdik ediyor.) Güzel işler yapmaya çalıştım televizyonda. Ama maalesef kalite düştü, işler eski titizlikte yapılmamaya başlandı, diziler fastfood gibi ele alınmaya başladı. Beni korkutan şeyler oldu. Ne işim var, demeye başladım. Bir yerlerde oyunculuğu yapmayı seçmenizin bir hata olduğuna karar verdiğinizi söylemişsiniz… 30 yaşında şunu keşfettim ben. Bir oyuncu değil de, bir bilimadamı olsaydım daha mutlu olabilirdim. Bu işi yaptığım için bu hayatı yaşıyorum, sevdiğim için değil. Yoksa ben de tekneme binip kafama göre belgeleseller çekmek isterdim. Bilimadamı olmak isterdim küçüklüğümden beri.Yoksa yaptığım hiçbir şey hata değil. Ama tiyatro ile tanışınca öbürü zor geldi belki de. Ama şimdi de istediğiniz her şeyi olabileceğiniz bir mesleğiniz var. Evet, böyle bir güzelliği var zaten. Burada her şeyi olursun, her şeyi yaparsın deyip kendimi kandırdım. Bilimadamlığı yattı. Çeşit çeşit roller üstlendiniz. Bir gün güvendiğiniz bir yönetmen gelse Kara Murat’ı yeniden çekiyoruz. Kara Murat’ı oynar mısın dese ne derdiniz? (Gülüyor. Hem de epey bir gülüyor.) Cüneyt abi kızar. Keşke yapılsa da biz de aksiyonda da oynasak. Türkiye’de Hız Tuzağı çekildi de biz mi oynamadık. Peki inandırıcı geliyor mu gözünüzün önüne getirdiğinizde; Fikret Kuşkan üç dört adamı pataklıyor. (Yine gülüyor.) Çok gelmiyor ama olabilir. Tom Cruise bile yapıyorsa… Al Pacino parmak gibi adam. Onun da öyle gençlik filmleri var. Dövüştüğü filmler var mıydı, hatırlayamadım şimdi. Hatırlamıyor musun, polisiyesi vardı onun… Serpico mu? Serpico işte. (Ben Kara Murat diyorum, o hala Serpico falan diyor. Algısı ve düşünce sistemi belli kalitenin altındaki konulara duyarsız sanki.) SİYAD Ödüllerinde Babam ve Olum neredeyse tüm ödülleri topladı. En İyi Erkek Oyuncu adayları arasında Babam ve Oğlum’un iki oyuncusu vardı: Siz ve Çetin Tekindor. Tüh, be şanssızlığa bak dediniz mi içinizden? Yo, demedim. Başında beri biliyordum ödül almayacağımı. Film çekilirken de, çekildikten sonra da biliyordum almayacağımı. (Şimdi çıkarıp İddia kuponu doldurtacağım bir tane, az kaldı.) Şu boşluğu doldurur musunuz. Kadınlar hakkında tek bir şey öğrendiysem o da …………………… (Ve en sonunda Fikret Kuşkan’ın sözsüz ve sessiz kaldığı an. Diğer boşluk doldurma sorularında da aynısı yaşandı. Boşluk doldurma işi Fikret Kuşkan’a ters. Okan Bayülgen çağırmaya kalkarsa Televizyon Makinası’na yandı. ) Ne diyeyim ki, çok zor bir soru gerçekten. Siz bunları verin bana (diğer boşluk doldurmalı soruları kastediyor) evde çalışayım ben. Beş kadınla büyüdüm ben. Kadının benim hayatımda büyük önemi var. Beslenmemi, bugüne gelmemi bir kadına borçluyum ben; anneme. Çok şey öğrendim onlardan, tek bir şey değil. Ben şunu anladım şu ana kadar konuştuklarımızdan. Oyuncu olmak zordur ama adam olmak daha zordur. Adam olmadıktan sonra oyuncu olmak da beş para etmez. Doğru anlamış mıyım? Unutma da yazalım bunları bir kenara. Ama doğru. Mesela Şener abiyi (Şen) al, Afrika’nın ortasında bırakın. Ne yapar ne eder hayatta kalır. Ceketini bir yerliye verir, olta alır. Ne yapar, ne eder oranın kurallarını öğrenir, uygular. Oyunculuğu da iyi yapar ama güzel yemek yapar, resim yapar. Ne yaparsa iyi yapar. Şener Şen için söylediklerinizi, sizin için de söyleyebilir miyiz? Sizi Afrika’ya bıraksak? Ben yaşarım. Bukalemunun önde gideniyim. Hemen uyum sağlarım. Bir oyuncu ırkı, cinsi, rengi, milliyeti, dili ile ifade edilemez. Oyuncu sınıflandırılamaz. Oyuncu kendi şahsına münhasır bir türdür. Yoksa nasıl bir gün İsa’yı, bir gün Musa’yı, öbür gün Ahmet Efendi’yi canlandıracağım ki… Bir malzemeyim ben. Son olarak, kendi üzerinizde uyguladığınız not sistemiyle, bu röportaja kaç veriyorsunuz? (Gülüyor.) Bunu ancak yayınlandığında söyleyebilirim. (Belli ki çok ağzı yanmış bu işlerden. Kendisine camianın en delikanlı simalarından birine konuştuğunu hatırlatıyorum. Ama camianın içine nüfus etmiş lolipoplar bu kadar fazlayken biraz düzgün hareket ederek “delikanlı” hal almanın bizim meslekte zaten hiç de zor olmadığı gerçeğini kendime saklıyorum.) Bulurum seni diyorsunuz yani. Bulurum. (Gülüyor.) Sağlıklı ve güzel geçti. Basılı görmek lazım ama… Bir de ben çok sıçramalı, atlayarak konuşuyorum (yok, canımmm!) nasıl toparlayacaksın merak ediyorum. (Ben de!) |
|
|
|
|
|
#23 |
|
Kevin mitnick
Üyelik tarihi: 21-07-07
Kayıt Sırası: 17152
Mesajlar: 1.165
Nerden: ist
Yaş: 21 Artist : brad pitt-edward norton-mila jovovich-michelle rodriguez-brittany murphy-dakota fanning-natalie port Film : fight club-,memento,kelebek etkisi,sin city, yapy zeka,sevginin gücü(leon)-hızlı ve öfkeli-tester Rep Gücü: 128
Rep Puanı: 827
Popülerlik: ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Sylvester Stallone -------- Bit pazarına nur yağdıran Sly'den bir devam filmi daha: "John Rambo" ![]() -- İlk Rambo filminde bu yana 25 yıldan uzun bir süre geçti. 80'lerin en tartışmalı anti-kahramanı John Rambo, serinin 4. filmi ile geri dönüyor. Üstelik Stallone bu filmde yönetmenlik koltuğunda. Rocky serisini harika bir sonla tamamlayan Sly'nin, Rambo serisinde neler başardığını görmeden evvel kendisine kulak vermek de fayda var. İşte Stallone'nin kendi ağzından "John Rambo" filmi: - Bir adamın kafasını yumrukla kopardığınız sahneye ne oldu? Sylvester Stallone: Burda görsel bir kafa karışıklığı oldu. Çünkü orda bıçak vardı, kötü bir negatif olduğu için yumruğumla koparıyormuşum gibi gözüktü. Hayır, sahne kesinlikle böyleydi. Bir blog tutuyorum ve orda şöyle dedim: “Beyler, yakından bakın. Hiç kimse bir yumrukla kelle koparamaz.” - Hiç 'First Blood' kitabının sonundaki gibi Rambo’nun öldüğünü ve bunca yıl onsuz olabileceğini düşündün mü? Sylvester Stallone: Evet bazen bunun üzerine düşünürüm. Bu konuda benim hata yaptığımı düşünen Quentin Tarantino ile bazen tartışırım. Ona “biliyorsun sanatsal seviyede sen haklısın” derim ama aynı zamanda gazilerle ilgili araştırmalar yaparken çok zaman harcadım. Rambo ölseydi tamamen korkunç olurdu, nihilist son, tüm bu keder içinde bir parça eğlenceydi. Aynı zamanda elimizde intihar etmiş çeyrek milyon Vietnam’lı vardı. Sonra böyle mi bitsin yoksa onu biraz daha sistemin kurban biri olarak mı göstermek mi istiyorum diye bir düşündüm. Bu şunun gibi bir şey, bir pit bull’u alırsınız ve bir katile dönüştürürsünüz. Peki bu köpek biraz serbest kaldığında ne olacak? Ama sonra fark edersiniz ki, o kadar da kötü biri değildir ve her nasılsa bir şekilde onu kurtarabilirsiniz. Bu bana daha ilginç bir öykü olarak geldi. Kirk Douglas’ın da dediği gibi, “sanatsal değil, fakat ticari”. - Rolünüze adapte olabilmek için geriye doğru gidip, eski Rambo filmlerini tekrar izlediniz mi? Sylvester Stallone: Evet, bilirsin yaşla gelen bir ağırlık oluyor. Sıkletinizin algısı, bilginizin algısı, aşırı şey bilmek, saflığın eksikliği nedeniyle hayatta var olan şeyler; bunlar beni bir aşama daha ileriye götürdü. Rambo’yu daha güçlü, cüsseli yapmak istedim. Bu yüzden filmdeki ilk cümlesi oldukça olumsuz. Her şeyi bırakmış, hiçin teki. Diğer Rambo’larda kendimi çok fazla enerjik hissederdim, onlar biraz daha dinçlerdi. Biraz beyhude, anlamsız çatışmalar vardı. Tanklar toplar, yaptığı şeylerin gaddarlığından ziyade bunların hepsi bedensel hareketliliği gerektiriyordu. Bu karakter benim daha ilgimi çekti. 'İlk Kan'dan hoşlanıyorum bir de bundan. Tıpkı ve 'Rocky' ve 'Rocky Balboa' da olduğu gibi. - Bu kadar film şirketini nasıl sağladın? Sylvester Stallone: Hiçbirini tanımıyorum. Weinstein 12 yıl önce geldiğinde oldu her şey. “Bir Rambo filmi yapmak ister misin” dediler, “tamam” dedim. “Camp David saldırısının olduğu yerde geçen harika bir fikrim” var dedi, “ben yokum” dedim. Bu olamazdı ki. Doğa bu karakterin bir parçası, ilkel bir adamla ilgili bir şeyler var ortada. Nerdeyse Kızılderili. Bunu şehre taşımak işe yaramazdı. Bu nedenle proje 10 yıl kadar ölü kaldı. Sonra Mark Burnett ile konuştuk, o da gerçekleşmedi. Sonra Harvey Weinstein’ı aradım ve ona Afganistan’a giden misyoner grupları anlattım. “Bu ilginç bir proje dedim” ama hayır kimse bir daha beni geri aramadı. Neyse sonra Avi Lerner satın aldı, New Millennium. Bütün bu hikâyeyi o buldu, ona göre Meksika’da geçen bir şeyler yapabilirdik. Ben “bu da işe yaramaz daha uluslar arası bir şey bulalım” dedim. Sonra Burma’yı bulduk, yeryüzündeki bir cehennem deliği. Çok ekzotik bir yerdi ve Vietnam’a da yakındı. - Filmden önceki mekan araştırmalarında, filme alınmalarıyla ilgili şartları oldu mu? Sylvester Stallone: Olunmayacak yerlere gittik, her yer Taylandlı ajanlarla doluydu ve imajları ile ilgili çok ama çok hassastılar. Özellikle de Mae Sai’de, burası çok ciddi bir yerleşim alanı. İmajları ile ilgili çok üzgündüler, bu yüzden biz de biraz daha kuzeye Chiang Mai’e gidip daha farklı bir yer bulmaya çalıştık. - Rocky ve Rambo’yu nasıl güncelleştirebildiniz? Sylvester Stallone: Eğer genç izleyicilerin peşinden gitseydik, zamana uygun bir şeyler bulmaya çalışsaydık, müzik kullanımı vs. , ruhunlarına ihanet etmiş olurduk. Asla değişmeyecek olan şeyler ve bazı dünyasal gerçekler vardır. Siz büyüdükçe bu karakterler hayatın ne kadar zor olduğunu size daha iyi anlatıyor, Rocky’nin konuşmasında dediği gibi yumruk yemekle ilgili bir şey ve hayat sizi devamlı yumrukluyor. Eğer gençler Rocky’i benim yaşımda olanlardan bile daha çok desteklediyse bence bu dersleri gerçekten benimsemek lazım. Bence burada devam eden ders bir bakıma şu, savaş cehennemdir ve kazananı yoktur. - Filmi yaparken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi? Sylvester Stallone: ‘Rocky Balboa’yı 60 kişiyle yapmıştık, bu kez 570 kişi vardı. Ormanın içinde hareket etmek çok zordu. Son 94 yılın en sıcak günleriydi. Buna kızartıcı sezon diyorlardı. Her şey kontrol dışıydı. Sıcaktan yakıyordu, yakıyordu ve yakıyordu. İnsanlar hasta olmaya başladılar. 165 çeşit yılan var Tayland’da ve bunların 90’ı zehirli. Isırılan insanlarla ilgili sabit bir problemimiz oluşmaya başlamıştı. |
|
|
|
|
|
#24 |
|
Kevin mitnick
Üyelik tarihi: 21-07-07
Kayıt Sırası: 17152
Mesajlar: 1.165
Nerden: ist
Yaş: 21 Artist : brad pitt-edward norton-mila jovovich-michelle rodriguez-brittany murphy-dakota fanning-natalie port Film : fight club-,memento,kelebek etkisi,sin city, yapy zeka,sevginin gücü(leon)-hızlı ve öfkeli-tester Rep Gücü: 128
Rep Puanı: 827
Popülerlik: ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
Larry Bishop röportajı ![]() Larry Bishop yılın en çok konuşulacak filmlerinden biri olan 'Hell Ride'ı anlatıyor. -- Quentin Tarantino bugüne kadar birçok projede karşımıza çıktı. En son "Grindhouse" projesi ile sinema dünyasını hafiften bir sallayan Tarantino, bu kez bir motorcu filmi karşımızda. Tarantino'nun yapımcılığını üstlendiği 'Hell Ride'ın yönetmen koltuğunda ise 70'lerde 'The Savage Seven', 'Angel Unchained', 'Chrome and Hot Leather' gibi bu tip ucuz filmlerde oynayan Larry Bishop var. "Hell Ride" ile hayatının fırsatını yakalayan Bishop'un filminin ülkemizde gösterime girip girmeyeceği henüz belli değil. Ancak sinema dünyasını sitemizden takip eden sinefiller, Bishop'un kendi ağzından proje hakkında biraz fikir sahibi olsunlar istedik: - Anladığım kadarıyla, bu senin uzun yıllardır hayata geçirmek istediğin bir proje? Larry Bishop: Gebelik süresinin bu kadar uzun sürmesinin, farklı yolları birleştirmek gibi bazı faydaları oldu. En zor olan insanların kafasındaki, benim bu Allahın belası filmi çekebileceğime dair endişeleriydi. Böyle bir sorunum yoktu halbuki, çünkü 5-6 yıl önce Quentin Tarantino ile tanışmıştım. Filmde Dani'yi oynayan aktris, Laura Cayouette, beni aradı ve Tarantino’nun yanında oturduğunu söyledi ve adam bana en büyük hayranlarımdan biri olduğunu söyledi. Onun kim olduğunu bile bilmiyordum. 30 yıl önce yaptığım Motosikletçi filmlerini seviyordu. Kimse bu filmleri sevmez. Birkaç motorcu grup var filmi seven ama bunları yaparken çok gençtim, aileme bile göstermeye utanıyordum. - Böylece Tarantino ile bağlantıya geçmiş oldunuz? Larry Bishop: Evet, bana evine gidip, benim 1967 yılında oynadığım "The Savage Seven" adlı motorcu filmini izlemek ister miyim diye sordu. O daha bunu sorarken, benim başımda kavak yelleri esmeye başlamıştı bile. 60'larda büyürken acid aldığınızda herkes sizi uçurduğunu söylerdi, Tarantino ile konuşmak da kafamı uçuruyordu. Sürreal bir şeydi, Salvador Dali tabloları gibi. Filmi görmeye evine gittim ve çok klastı çünkü adamın evinde 30-40 koltuklu bir sinema salonu vardı. Bir koridoru vardı ve koridorun her yerine benim posterlerim asılıydı. Filmi görmeden evvel Larry Bishop filmleri konulu traillerını göstermeye başladı. 8 tane trailer! Filmin sonunda ışıklar yandı. Ona döndüm ve "ne yapmak istiyorsun?" diye sordum. Cevabı, "gel seninle yapılmış en iyi motorcu filmini çekelim" oldu. - Ne zaman önceydi bu anlattıkların? Larry Bishop: Altı ya da yedi yıl evvel. Şöyle dedi: "Larry yazmak, yönetmek ve bir motorcu filminde yıldız olmak senin kaderin". Quentin Tarantino ve kader sözcüğü. Olanları kafamda bir türlü kuramıyordum bu yüzden bu kadar uzun zamanımı aldı. O da 'Kill Bill'e başladı o sıra. Bu filmi bitirene kadar ona senaryomu vermedim. Sonra The Weinsteins ile Disney ayrıldılar falan, böyle geçti işte. - Bize biraz da oyuncu kadrosu ile ilgili nasıl bir çalışma yaptığından bahseder misin? Michael Madsen ikinizin 'Kill Bill' sayesinde tanıştığınızı söyledi. Larry Bishop: Onunla bundan 10 yıl önce tanışmıştım. Birlikte yapabileceğimiz bir film bulmaya çalışmıştık. Onu aradım ve Quentin ile birlikte bir film yapacağımı söylediğimde hazırdı. Hemen onun bölümlerini yazdım. Bitirdiğimde Eric [Balfour] gelip kendi bölümlerini okudu. Bir deste serseri ile deneme çekimi yaptım. Eric içeriye girdiğinde… Bak ben de bir aktörüm ve biri mükemmelse bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bir sürü şey konusunda uzman bir sürü yönetmen vardır, fakat birinin ne kadar iyi olduğunu anlamak için aktör olan bir yönetmen olmak gerekir. Eric çok iyiydi. Dennis zaten fantastik biri. Tanıştığımızda da çok cooldu. 19 yaşımdayken görmüştüm onu. Tuhaftı, Barney's Beanery barından dışarı tekmelenmiştim. Oranın neresi olduğunu bilir misin? - Çok iyi hem de. Larry Bishop: Barney, tanrı onu korusun, çok cool bir adamdı ve bana hayatımın tekmesini atmıştı. Bana "evlat hayatının sonuna kadar burası sana yasak olacak" dedi çünkü bir grup serseri kıza cesaret gösterisi yapmaya heveslenmiştim. Küfür ve alkol! Gerçekten çok gürültülüydüm. Beni ayağa kaldırdı ve kapıya kadar eşlik etti. Daha önce hiç kimse ordan dışarıya benim gibi tekmelenmemişti. Dışarı çıkarılırken son gördüğüm kişi Dennis Hooper olmuştu. Benim kovulduğum yere o buyur ediliyordu. Bu hikayeyi her zaman Dennis'e anlatmak istemişimdir. Neyse, ertesi gün aynı bara tekrar gittim, Barney hiçbir şey demedi zaten. - Yaratıcılık dinamiğin Quentin'le çalışırken nasıldı? Larry Bishop: İkimiz de Sergio Leone'den büyüleniyorduk. Bu westernleri seviyorduk. Fransız gangster filmleri ve Leone uyuşturucu gibiydi. Tabii ki, Quentin’in bu filmler konusunda ansiklopedik bir bilgi dağarcığı var. Bir filmin yapımında kendimi farklı bir sürü alanda tutabilirim, fakat Tarantino'nun serçe parmağındaki bilgi, benim tüm vücudumun bildiklerinden daha fazla. Bir keresinde filme başlamak üzereyken, Quentin ve ben bir gece buluştuk ve bana oynamam için Pistolero karakterini verdi. Böylece başlamam için start bayrağını kaldırmış oldu. "Tamam yarın gelirim ve hikayenin bir sonraki aşamasını konuşuruz" dedim ama o bana "Hayır, şimdi git. Bu senaryoyla ne yapabileceğini görmek istiyorum" dedi. Hepsi bu. Beni yalnız bırakmıştı. |
|
|
|
|
|
#25 |
|
Sinema Sever
Üyelik tarihi: 20-04-08
Kayıt Sırası: 23865
Mesajlar: 4
Artist : Film : Rep Gücü: 84
Rep Puanı: 0
Popülerlik: İletişim ; |
özellikle David Fincher röportajı için çok teşekkürler ellerine sağlık
![]() |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Bülent İnal [Yılmaz]'ın Hülya Dergisine Verdiği Röportaj | fiLinta | Ihlamurlar Altında | 0 | 08-30-2007 08:11 PM |
| Timuçin Esen [ Çınar - Röportaj ] | fiLinta | Hırsız Polis | 2 | 07-26-2007 05:05 PM |
| Yeni Metin Yeni Tiyatro" Projesi Kapsamında Fakiye Özsoysal ile Açık Söyleşi | dOubLe | Tiyatro | 0 | 01-24-2007 10:18 PM |
| Hülya Uçansu ile söyleşi | MyRit | Sinema Haberleri | 0 | 01-24-2007 06:25 PM |